Single Blog Title

This is a single blog caption

İş sözleşmesi devam ederken alınan makbuz-ibranamede yazılı kıdem tazminatı miktarının ödendiği durumu makbuz, banka kaydı ve benzeri ödeme belgesi ile ispat edilmesi gerekir.

Hukuk Genel Kurulu         2015/3254 E.  ,  2019/399 K.

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ :İş Mahkemesi

Taraflar arasındaki “işçilik alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Bakırköy 7. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 23.05.2013 tarihli ve 2010/340 E. 2013/356 K. sayılı kararın taraf vekillerince temyizi üzerine Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 16.12.2014 tarihli ve 2014/27384 E.- 2014/35910 K. sayılı kararı ile;
“…Davacı İsteminin Özeti:
Davacı işçi, iş sözleşmesinin davalı işveren tarafından haksız olarak sona erdirildiğini ileri sürerek, ihbar ve kıdem tazminatı ile yıllık izin ücreti, fazla çalışma ücreti, hafta tatili ücreti, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacakları istemiştir.
Davalı Cevabının Özeti:
Davalı işveren vekili, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur.
Mahkeme Kararının Özeti:
Mahkemece, toplanan deliller ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Temyiz:
Kararı taraflar temyiz etmiştir.
Gerekçe:
1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacının tüm, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.
2-Taraflar arasında işveren tarafından yapılan kısmi ödemenin işçinin alacaklarından mahsup edilip edilmeyeceğine ilişkin uyuşmazlık bulunmaktadır.
İşçinin iş sözleşmesi feshedilmediği halde çeşitli sebeplerle kıdem tazminatı adı altında yapılan ödemler avans niteliğinde sayılmalıdır. İşçinin iş sözleşmesinin feshinde kıdem tazminatına hak kazanılması durumunda, işyeri ya da işyerlerinde geçen tüm hizmet sürelerine göre kıdem tazminatı hesaplanmalı, daha önce avans olarak ödenen miktar kanuni faiziyle birlikte mahsup edilmelidir. Dairemizin kararlılık kazanmış olan uygulaması bu doğrultudadır.
Temyize konu davada, davacının “okudum” şerhi ile imzaladığı 05.10.2009 günlü “makbuz-ibraname” başlıklı belgede, çalıştığı döneme ilişkin olarak kıdem tazminatı karşılığı olarak 6.201,00 TL’yi nakit olarak aldığını bildirdiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, 6.201,00 TL kıdem tazminatı ödemesinin kanuni faizi ile birlikte hesaplanan toplam kıdem tazminatından mahsup edilmemesi usul ve kanuna aykırı olup bozmayı gerektirmiştir….”
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.



HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir.
Davacı vekili, müvekkilinin davalı … Site Yönetimine (Site Yönetimi/İşveren) ait iş yerinde apartman görevlisi olarak çalıştığını, iş sözleşmesinin 15.10.2009 tarihinde haksız olarak feshedildiğini, fazla çalışma yaptığını, hafta tatilleri ile ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığını, yıllık izinlerini kullanmadığını ileri sürerek, kıdem tazminatı ile diğer bazı işçilik alacaklarının davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, davacının işten ayrıldıktan sonra tüm tazminatlarını ve işçilikten kaynaklanan haklarını eksiksiz aldığını, Site Yönetimini yazılı olarak ibra ettiğini, davacıya ödenen kıdem tazminatı miktarının ibranamede yazılı olduğunu, ihbar öneli tanındığından ihbar tazminatı talep hakkı doğmadığını, ayrıca diğer taleplerinin asılsız olduğunu belirterek davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, davacının kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazandığı, fazla çalışma iddiasının yerinde olmadığı ancak hafta tatilleri ile ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığı, yıllık izin ücreti bulunduğu, öte yandan 05.10.2009 tarihli ibranamede davacıya 6.201,00TL kıdem tazminatı ve 600,00TL yıllık izin ücreti ödemesi yapıldığı belirtilmiş ise de, yapılan ödemelere ilişkin bordro, makbuz vs. yazılı delil, banka kaydı sunulmadığı, davacı vekilinin ibranameyi müvekkilinin iş sözleşmesinin devamı sırasında işini kaybetme korku ve baskısı altında imzaladığını beyan ettiği, ayrıca ibranamenin 05.10.2009 tarihli olduğu dikkate alındığında iş sözleşmesi devam ederken alındığının açık olduğu, bu nedenle ibranamenin davacının haklarını ortadan kaldırıcı nitelik taşımadığı gerekçesi ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Taraf vekillerinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan nedenle bozulmuştur.
Mahkemece, “…iş ilişkisinin devamı sırasında düzenlenen ibra sözleşmelerinin geçerli olmadığı, işçinin bu dönemde tamamen işverene bağımlı durumda bulunup iş güvencesi hükümlerine rağmen iş ilişkisinin devamını sağlamak ya da bir kısım işçilik alacaklarına biran önce kavuşabilmek için iradesinin dışında ibra sözleşmesi imzalamaya yönelmiş sayılması gerektiği, somut olayda davacının iş akdinin 15/10/2009 tarihinde sonlandırıldığı, 05/10/2009 tarihli ibranameye bu nedenle değer verilemeyeceği, bozma ilamının yerinde olmadığı…” gerekçesi ile önceki kararda direnilmiştir.
Direnme kararı davalı Site Yönetimi tarafından temyiz edilmiştir.
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından iş sözleşmesinin devamı sırasında alınan ibranamenin geçerli olup olmadığı; burada varılacak sonuca göre ibranamenin makbuz kabul edilerek içeriğinde yazılı miktarın faizi ile birlikte kıdem tazminatından mahsubunun gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümü için ibraname üzerinde kısaca durmak gerekir.
Türk Hukukunda ibra sözleşmesi 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiş olup, kabul edilen Kanunun 132’nci maddesinde “Borcu doğuran işlem kanunen veya taraflarca belli bir şekle bağlı tutulmuş olsa bile borç, tarafların şekle bağlı olmaksızın yapacakları ibra sözleşmesiyle tamamen veya kısmen ortadan kaldırılabilir” şeklinde kurala yer verilmiştir.
İş ilişkisinde borcun ibra yoluyla sona ermesi ise 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı Kanun/6098 sayılı TBK) 420’nci maddesinde düzenlenmiştir. Sözü edilen hükme göre, işçinin işverenden alacağına ilişkin ibra sözleşmesinin yazılı olması, ibra tarihi itibarıyla sözleşmenin sona ermesinden başlayarak en az bir aylık sürenin geçmiş bulunması, ibra konusu alacağın türünün ve miktarının açıkça belirtilmesi, ödemenin hak tutarına nazaran noksansız ve banka aracılığıyla yapılması şarttır. Bu unsurları taşımayan ibra sözleşmeleri veya ibraname kesin olarak hükümsüzdür. Hakkın gerçek tutarda ödendiğini ihtiva etmeyen ibra sözleşmeleri veya ibra beyanını muhtevi diğer ödeme belgeleri içerdikleri miktarla sınırlı olarak makbuz hükmündedir. Bu hâlde dahi ödemelerin banka aracılığıyla yapılmış olması gerekir.
6098 sayılı TBK’nın 420’nci maddesinde, iş sözleşmesinin sona ermesinden itibaren bir ay içinde yapılan ibra sözleşmelerine geçerlilik tanınmayacağı bildirilmiştir. Aynı maddede, alacağın bir kısmının ödenmesi şartına bağlı ibra sözleşmelerinin (ivazlı ibra), ancak ödemenin banka kanalıyla yapılmış olması halinde geçerli olacağı öngörülmüştür. 4857 sayılı İş Kanunu’nun (4857 sayılı Kanun/İK/) 19’uncu maddesinde, feshe itiraz bakımından bir aylık hak düşürücü süre öngörülmüş olmakla, feshi izleyen bir ay içinde işçinin işe iade davası açma hakkı bulunmaktadır. Bu noktada feshi izleyen bir aylık süre, işçinin eski işine dönüp dönmeyeceğinin tespiti bakımından önemlidir. O hâlde feshi izleyen bir aylık sürede işverenin olası baskılarını azaltmak, iş güvencesinin sağlanması için de gereklidir. Geçerli ve haklı neden iddialarına dayanan fesihlerde dahi ibraname düzenlenmesi için feshi izleyen bir aylık sürenin beklenmesi gerekir. Bir aylık bekleme süresi kısmi ibra açısından işçinin bir kısım işçilik alacaklarının ödenmesinin bir ay süreyle gecikmesi anlamına gelse de temelde işçi yararına bir durumdur. Hemen belirtelim ki bir aylık bekleme süresi ibra sözleşmelerinin düzenlenme zamanı ile ilgili olup ifayı ilgilendiren bir durum değildir. Başka bir anlatımla işçinin fesih ile muaccel hale gelen kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve izin ücreti gibi haklarının ödeme tarihi bir ay süreyle ertelenmiş değildir.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun aynı maddesinde, işverence yapılacak olan ödemelerin banka yoluyla yapılması zorunluluğunun getirilmesi, ibranamenin geçerliliği noktasında sonuca etkilidir. Ancak banka dışı yollarla yapılan ödemelerde de borç ibra yerine tamamen veya kısmen ifa yoluyla sona ermiş olur.
Sözü edilen yasal düzenleme, sadece işçinin alacaklı olduğu durumlar için işçi yararına kısıtlamalar öngörmektedir. İşverenin cezai şart ve eğitim gideri talep ettiği yine işçinin vermiş olduğu zararın tazminine dair uygulamalarda ve hatta sebepsiz zenginleşme hükümleri çerçevesinde işçinin işverene borçlu olduğu durumlarda, taraflar herhangi bir sınırlamaya tabi olmaksızın işçinin borçlarını ibra yoluyla sona erdirebilirler. Ayrıca Türk Borçlar Kanunu’nun 420’nci maddesinin ikinci ve üçüncü fıkra hükümleri, destekten yoksun kalanlar ile işçinin diğer yakınlarının isteyebilecekleri tazminat ve alacaklar dâhil, hizmet sözleşmesinden doğan bütün haklar yönünden uygulanır.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.07.2012 tarihinden sonra düzenlenen ibra sözleşmeleri için yasal koşulların varlığı aranmalıdır. Ancak 6098 sayılı Borçlar Kanunu’nun yürürlükte olmadığı dönemde imzalanan ibranamenin geçerliliği sorunu üzerinde ayrıca durulmalıdır. İbranamenin, iş sözleşmesinin feshini izleyen bir aylık süre içinde düzenlenmesi ve ödemelerin banka kanalıyla yapılmamış oluşu 01.07.2012 tarihinden önce düzenlenen ibra sözleşmeleri için geçersizlik sonucu doğurmaz.
İbranamenin geçerli olup olmadığı 01.07.2012 tarihine kadar yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (818 sayılı Kanun/BK) irade fesadını düzenleyen 23 ila 31’inci maddeleri yönünden de değerlendirilmelidir. İbra sözleşmesi yapılırken taraflardan birinin esaslı hataya düşmesi, diğer tarafın veya üçüncü şahsın hile ya da korkutmasıyla karşılaşması halinde ibra iradesinden söz edilemez.
Bununla birlikte iş ilişkisi devam ederken alınan ibraname de geçersizdir. Zira işçi bu dönemde tamamen işverene bağımlı durumdadır ve iş güvencesi hükümlerine rağmen iş ilişkisinin devamını sağlamak veya bir kısım işçilik alacaklarına bir an önce kavuşabilmek için iradesi dışında ibra sözleşmesi imzalamaya yönelmiş sayılmalıdır. Ayrıca ibranamenin tarih içermemesi ya da içeriğinden de fesih tarihinden sonra düzenlendiğinin açıkça anlaşılamaması durumunda ibranameye değer verilemez.
İbra sözleşmesi, varlığı tartışmasız olan bir borcun sona erdirilmesine dair bir yol olmakla, varlığı şüpheli ya da tartışmalı olan borçların ibra yoluyla sona ermesi mümkün değildir. Bu nedenle işçinin hak kazanmadığı ileri sürülen bir borcun ibraya konu olması düşünülemez. Savunma ve işverenin diğer kayıtları ile çelişen ibra sözleşmelerinin geçersiz olduğu kabul edilmelidir.
Miktar içeren ibra sözleşmelerinde, alacağın tamamen ödenmiş olması durumunda borç ifa yoluyla sona ermiş olur. Buna karşın kısmi ödeme hâllerinde, ibraya değer verilmemekte ve yapılan ödemenin makbuz hükmünde olduğu kabul edilmektedir. Buna karşılık miktar içermeyen ibra sözleşmelerinde ise, geçerlilik sorunu titizlikle ele alınmalıdır. İrade fesadı denetimi yapılmalı ve somut olayın özelliklerine göre ibranamenin geçerliliği konusunda çözümler aranmalıdır. Fesihten sonra düzenlenen ve alacak kalemlerinin tek tek sayıldığı ibranamede, irade fesadına ilişkin hâller ileri sürülüp kanıtlanmadığı sürece ibra iradesi geçerli sayılmalıdır.
İbranamede yer alan işçilik alacaklarının bir kısmı yönünden savunma ile çelişkinin varlığı ibranameyi bütünüyle geçersiz kılmaz. Savunma ile çelişmeyen kısımlar yönünden ibra iradesine değer verilmelidir. Başka bir anlatımla, bu gibi durumlarda ibranamenin bölünebilir etkisinden söz edilebilir. Bir ibraname bazı alacaklar bakımından makbuz hükmünde sayılırken, bazı işçilik hak ve alacakları bakımından ise çelişki sebebiyle geçersizlikten söz edilebilir. Aynı ibranamede çelişki bulunmayan ve miktar içermeyen kalemler bakımından ise borç ibra yoluyla sona ermiş sayılabilir.
Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 29.11.2017 tarihli ve 2015/9-3553 E.-2017/1451 K. ile 04.07.2018 tarihli ve 2015/22-1863 E.- 2018/1309 K. sayılı kararında da aynı ilkeler benimsenmiştir.
Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olayın değerlendirilmesine gelince; davacı vekili müvekkilinin iş sözleşmesinin haksız olarak feshedildiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatları ile bir kısım işçilik alacaklarının tahsilini talep ve dava etmiş; davalı Site Yönetimi vekili davacının tüm tazminatları ile işçilikten kaynaklanan alacaklarını aldığını, işvereni ibra ettiğini, ödenen kıdem tazminatı miktarının ibranamede yazılı olduğunu belirterek davanın reddini istemiştir.
Davalı vekili, dosyaya 05.10.2009 tarihli “Makbuz-ibraname” başlıklı davacıya atfen imza bulunan bir belge sunmuş olup, bu belgede davacı işçiye 01.01.2000-31.10.2009 tarihleri arasındaki çalışma süresi için izin ücreti ve bayram ikramiyesi yanında 6.201,00TL kıdem tazminatı ödendiğinin yazılı olduğu görülmektedir.
Ancak davacı vekili Mahkemece 03.11.2011 tarihli duruşmanın (3) numaralı ara kararı ile ibranameye karşı beyanda bulunması için süre verilmesi üzerine sunduğu 26.10.2011 havale tarihli dilekçesinde, müvekkiline 05.10.2009 tarihinde iş sözleşmesi devam ederken ibraname imzalatıldığını, işini kaybetme korku ve baskısı altında imzalatılan bu ibranamenin işçinin iradesi ve ayrıca Kurum kayıtları ile çeliştiğini, kendisine herhangi bir tazminat ya da işçilik alacağı ödenmediğini belirterek ibranameye itibar edilmemesi gerektiğini ileri sürmüş; daha sonraki beyanlarında da aynı yöndeki açıklamalarını tekrar etmiştir. Bunun gibi aynı iş yerinde çalışırken iş sözleşmesi feshedilen ve eldeki davada davacı tanığı olarak dinlenen … isimli işçinin açtığı davada davacı tanık olarak beyanda bulunurken, “…Bir toplantı sonrasında bize çıkışımız verilerek çıkarıldığımız söylendi. Toplantı öncesinde bize resmî işlerde kullanacağız diyerek kıdem tazminatı vs şeyler imzalatıldı. Biz de imzaladık toplantıdan sonra çıkışımız verildi. Bizim toplantı sonrasında işten çıkarılacağımız aklımıza gelmediği için imzaladığımız yazıyı okumadık, bize herhangi bir ödeme yapılmadı. Bize ibraname imzalatılmadan bir kaç gün önce bunu imzalamamızı istediler. Biz buna gerek olmadığını söyleyerek imzalamak istemedik. Bize resmî işlemlerde kullanacağız dediler. İmzaladığımız zamanda bize bir iki kez tekrarlayarak söylendi bizde imzaladık.” şeklinde açıklamalar yapmıştır.
Diğer yandan, davacının ibranamede işten ayrılış tarihinin 31.10.2009 olarak gösterilmesi, hizmet cetvelinde çıkışının 23.10.2009 tarihinde yapılması ve dava dilekçesinde iş sözleşmesinin 15.10.2009 tarihinde feshedildiğinin iddia edilmesi, Mahkeme kabulünün de bu yönde olması karşısında, ibranamenin iş sözleşmesi devam ederken alındığı anlaşılmakta olduğu gibi, bu hususta Mahkeme ile Özel Daire arasında da ihtilaf bulunmamaktadır.
Bu tespitlere ilaveten, davalı iş yeri site yönetimi olduğundan, yapılan bu tür bir ödemeye ilişkin makbuz ve benzeri kayıt bulunması gerekmekle birlikte davalı yapılan ödemeye ilişkin belge sunmamıştır.
Öyle ise, iş sözleşmesi devam ederken alınan dava konusu makbuz-ibranamede yazılı kıdem tazminatı miktarının ödendiğine ilişkin davalının makbuz, banka kaydı ve benzeri ödeme belgesi sunamaması yanında, davacı tarafın yapılan herhangi bir ödeme olmadığını beyan etmesi karşısında bu belgede yazılı miktarın hesap edilen kıdem tazminatından mahsubunun mümkün olmadığı sonucuna varılmıştır.
Şu hâlde Mahkemenin direnme kararı yerindedir.
Ne var ki, hüküm altına alınan bu alacak miktarına ilişkin temyiz incelemesi yapılmadığından, bu hususta inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.
S O N U Ç: Direnme kararı uygun bulunduğundan hüküm altına alınan alacak miktarına ilişkin temyiz incelemesi yapılması için dosyanın 22. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 04.04.2019 tarihinde oy birliği ile ve kesin olarak karar verildi.

);
Open chat